Hızlı Erişim

Menü

Cebri İcra Kanunu Taslağı Hakkındaki Raporumuz

31.01.2026
42
TRABZON BAROSU

Cebri İcra Kanunu İnceleme Komisyonu Raporu

Trabzon Barosu Cebri İcra Kanunu İnceleme Komisyonu'muzun titiz çalışmaları neticesinde hazırlanan rapor, görüş ve önerilerimizi sunmak üzere Adalet Bakanlığı Mevzuat Genel Müdürlüğü'ne iletilmiştir.

Ülkemiz icra hukukunun geleceğine ve mesleki pratiklerimize doğrudan etki edecek bu kapsamlı çalışmaya emekleriyle katkı sunan tüm meslektaşlarımıza teşekkür ederiz.

TRABZON BAROSU BAŞKANLIĞI


TRABZON BAROSU CEBRİ İCRA KANUNU İNCELEME KOMİSYONU RAPORU

GİRİŞ

Taslak Cebrî İcra Kanunu, 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu’nun yerine geçmek üzere; icra teşkilatının kurumsal kapasitesinin artırılması, süreçlerin dijital altyapı ile hızlandırılması ve uygulamada ortaya çıkan yapısal aksaklıkların giderilmesi hedefleriyle hazırlanmıştır. Taslak metin, sistematik ve terminolojik açıdan önemli yenilikler içermekle birlikte; uzun yıllar içinde oluşan uygulama dengelerini, yerleşik içtihat birikimini ve icra hukukunun temel fonksiyonlarını etkileme potansiyeli nedeniyle, kanun tekniği ve uygulama etkisi bakımından çok yönlü ve titiz bir değerlendirmeyi zorunlu kılmaktadır.

Mevcut Kanun’un güncel ihtiyaçlara cevap veremediği ve yeni bir sistematik arayışının meşru olduğu kabul edilmekle birlikte; taslakta yer alan bir kısım düzenlemelerin hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri bakımından yeni tereddüt alanları yaratabileceği, icra teşkilatının görev–yetki sınırlarında belirsizlik doğurabileceği ve uygulamada yeknesaklığı zayıflatabileceği değerlendirilmektedir. Özellikle icra ve iflas daireleri başkanlığına ilişkin yapılanmada “başkan” statüsü ve yetki çerçevesinin açık biçimde belirlenmemesi; sicil ve dosya incelemesinde “ilgili” kavramının kapsamının belirsiz bırakılması; şikâyet ve kanun yolu hükümlerinde süre ve kapsam rejiminin açık, ölçülü ve uygulamaya elverişli şekilde kurgulanmaması, yeni uyuşmazlıklara ve içtihat farklılıklarına zemin hazırlayabilecek niteliktedir.

Taslakta yer alan bazı hükümler, borçlunun korunması amacıyla genişletilmiş koruma mekanizmaları öngörmekte; ancak bu korumanın alacaklının makul sürede, ölçülü maliyetle ve etkin bir usulle hakkına kavuşması ilkesini aşındıracak sonuçlar üretme riski taşımaktadır. İcra hukukunun temel işlevi olan “alacağın etkin tahsili” zayıfladığında, yalnızca bireysel hak arama imkânı değil; ticari güven, ekonomik istikrar ve sözleşme disiplinine dayalı piyasa düzeni de doğrudan etkilenmektedir. Bu nedenle sosyal devlet ilkesinin gereği olan koruma tedbirleri, cebrî icra hukukunun fonksiyonel çekirdeğini zedelemeyecek ölçüde ve dengeli bir şekilde tasarlanmalıdır.

Taslakta yer alan bazı düzenlemelerin, alacaklı ile borçlu arasındaki adil dengeyi esas almak yerine, icra dairelerinin artan iş yükünü azaltma amacıyla kurgulandığı görülmektedir. Oysa cebrî icra hukukunda düzenleme yapılırken idari kolaylık değil, hak arama özgürlüğü, ölçülülük ve hukuk güvenliği ilkeleri esas alınmalıdır. İcra teşkilatının iş yükü, bireylerin mülkiyet hakkı ve alacak hakkı aleyhine sonuç doğuracak şekilde normatif tercihe dönüştürülemez. Bu yaklaşım, hukuk devleti ilkesinin gerektirdiği hak temelli düzenleme anlayışıyla bağdaşmamaktadır.

UYAP üzerinden sorgulama/erişim işlemlerine ücret öngören düzenlemelerin (özellikle ücretin artırılmasına ilişkin geniş idari takdir alanı ve “takip gideri olarak borçluya yüklenememe” gibi sonuçları) takip ekonomisini bozabilecek, alacaklının hakkını aramasını fiilen zorlaştırabilecek nitelikte olduğu; bu yönüyle kanunilik, ölçülülük ve hakkaniyet ilkeleri bakımından yeniden ele alınması gerektiği kanaatindeyiz. Benzer şekilde, nemalandırma rejiminin hangi ödeme türleri ve hangi uyuşmazlık hâllerinde uygulanacağı açıkça belirlenmediği takdirde uygulamada farklılıklar ve yeni ihtilaflar kaçınılmaz olacaktır.

Taslakta avukatlık hizmetinin ekonomik temelini etkileyen düzenlemeler de dikkat çekicidir. İlamlı takiplerde borcun kısa süre içinde ödenmesi hâlinde yalnızca maktu vekâlet ücreti öngörülmesi; bazı şikâyet dosyalarında vekâlet ücretine hükmedilmemesi, ilamların ve ilamda hükmedilen vekâlet ücretlerinin kesinleşmeden takibe konu edilememesi gibi hükümler, avukatın icra sürecindeki hukuki katkısını “usuli formalite”ye indirgeme sonucunu doğurabilecek; avukatlık mesleğinin emeğe dayalı niteliği ve hakkaniyetli ücret ilkesi ile bağdaşmayacaktır. Vekâlet ücreti, avukatın bilgi birikimi, mesleki sorumluluğu ve zaman kullanımının karşılığı olup, icra sisteminden sistematik biçimde dışlanması, hak arama özgürlüğünün fiilen zayıflamasına da yol açacaktır.

Öte yandan taslakta icra daireleri, iflas daireleri ve ilgili mahkemelere geniş takdir alanları tanınması; bazı kalemlerde ücret/oran/sınır belirleme yetkilerinin idareye bırakılması, hukuk güvenliği ve öngörülebilirlik ilkeleri bakımından yeniden değerlendirilmelidir. Kanunun uygulama istikrarı sağlayabilmesi için, temel parametrelerin idari düzenlemelere bırakılmaksızın kanunda açık ve sınırları belirli şekilde düzenlenmesi gerekmektedir.

Sonuç olarak, Taslak Cebrî İcra Kanunu; yeni bir icra sistematiği oluşturma hedefi taşısa da, mevcut içtihat dengeleri ve yerleşik uygulama pratikleri dikkate alındığında, birçok hükmünün kanun tekniği, uygulama kabiliyeti, anayasal ilkeler ve icra hukukunun fonksiyonel dengesi açısından kapsamlı biçimde yeniden değerlendirilmesine ihtiyaç bulunmaktadır. Aşağıda yer verilen madde incelemeleri; yukarıda belirtilen genel tespitlerin somut yansımalarını ortaya koymakta, taslak hükümlerinin uygulamada doğurabileceği sonuçları teknik gerekçeleriyle birlikte değerlendirmektedir.

MADDE BAZINDA DEĞERLENDİRMELER VE ÖNERİLER

CİK Madde 2

Değerlendirme:
Taslak metinde, iş yoğunluğunun veya icra ve iflas dairesi sayısının fazla olduğu yerlerde “İcra ve İflas Daireleri Başkanlığı” kurulabileceği öngörülmüş olmakla birlikte; söz konusu başkanlığın hukuki statüsü, atanma usulü, görev ve yetki sınırları ile yargısal ve idari hiyerarşi içindeki konumu açık ve belirli şekilde düzenlenmemiştir. Başkanlık makamının hâkimlik teminatına sahip bir yargı mensubu tarafından mı yoksa idari statülü bir kamu görevlisi eliyle mi yürütüleceğinin belirsiz bırakılması; icra teşkilatının işleyişinde yetki çatışması, sorumluluk dağınıklığı ve hukuki öngörülemezlik riskini beraberinde getirmektedir.

İcra ve iflas dairelerinin, doğrudan mülkiyet hakkına ve hak arama özgürlüğüne etki eden işlemler tesis ettiği dikkate alındığında; bu birimlerin sevk ve idaresine ilişkin yapılanmanın hukuk devleti ilkesine uygun, açık ve denetlenebilir şekilde kurgulanması zorunludur.

Öneri:
Taslak maddeye; İcra ve İflas Daireleri Başkanlığı’nın hâkim kökenli bir yargı mensubu mu yoksa idari statülü bir görevli tarafından mı yürütüleceğini, başkanın atanma usulünü, görev ve yetkilerinin kapsamını, idari ve yargısal denetim mekanizmalarını ve sorumluluk rejimini açıkça belirleyen düzenleyici hükümlerin eklenmesi gerekmektedir.

CİK Madde 4/2

Değerlendirme:
Taslak hükümde, Adalet Bakanlığına iflas dairelerinin yetki çevresini birden fazla il veya ilçeyi kapsayacak şekilde belirleme yetkisi tanınmıştır. Birden fazla ili kapsayan yetki çevrelerinin oluşturulması, iflas işlemlerinin niteliği ve dosya hacmi dikkate alındığında; erişilebilirlik, yerellik ve fiilî adalete erişim ilkelerini zayıflatma potansiyeli taşımaktadır.

İflas süreçleri, çok sayıda alacaklıyı, borçluyu ve üçüncü kişiyi ilgilendiren; yoğun yazışma, talimat, tebligat ve fiilî işlem gerektiren süreçlerdir. Yetki çevresinin il sınırlarını aşacak biçimde genişletilmesi, talimatla işlem yapılmasını zorunlu hâle getirecek, işlemlerin doğrudan ve süratle yürütülmesini güçleştirecek; bu durum hem sürecin uzamasına hem de işlem güvenliğinin zedelenmesine yol açabilecektir.

Bu çerçevede, icra ve iflas hukukunda idari kolaylık veya teşkilatın iş yükü gerekçesiyle, tarafların hak arama imkânlarını ve işlemlerin etkinliğini azaltacak normatif tercihlerde bulunulması, hukuk devleti ilkesinin gerektirdiği ölçülülük ve orantılılık kriterleriyle bağdaşmamaktadır.

Öneri:
Taslak md. 4/2’de yer alan “birden fazla il” ibaresi madde metninden çıkarılmalı; iflas dairelerinin yetki çevresi, birden fazla ilçeyi kapsayacak şekilde sınırlandırılmalıdır. Bu suretle, iflas işlemlerinin doğrudan ve etkin biçimde yürütülmesi, talimatla işlem yapılmasının istisnai hâle getirilmesi ve tarafların fiilî adalete erişiminin güçlendirilmesi sağlanacaktır.

CİK Madde 6/3

Değerlendirme:
Taslak hükümde, icra ve iflas daireleri ile icra ve iflas daireleri başkanlığının kuruluşu, görev ve yetkileri ile çalışma usul ve esaslarının özel bir kanunla düzenleneceği öngörülmektedir. Bu yaklaşım ilke olarak yerinde olmakla birlikte, büyükşehir statüsündeki yerlerde iflas dosyalarının sayısı, ekonomik hacmi ve karmaşıklığı dikkate alındığında, mevcut düzenlemenin uzmanlaşma ihtiyacını yeterince karşılamadığı değerlendirilmektedir.

Büyükşehirlerde yürütülen iflas işlemleri; çok sayıda alacaklıyı, yüksek meblağları ve karmaşık ticari ilişkileri kapsamakta olup, bu dosyaların icra takiplerinden farklı bir uzmanlık, koordinasyon ve yoğun mesai gerektirdiği açıktır. İflas süreçlerinin genel icra yapılanması içinde eritilmesi, işlemlerin gecikmesine ve hatalı uygulamalara zemin hazırlayabilecektir. Bu durum, hem tarafların hak kaybı yaşamasına hem de yargılamanın etkinliğinin azalmasına yol açabilecektir.

Öneri:
Taslak md. 6/3’e, büyükşehir statüsündeki illerde iflas işlemlerinin niteliği ve iş hacmi gözetilerek ayrıca “iflas müdürü” atanabilmesine imkân tanıyan açık bir düzenleme eklenmelidir. Bu suretle iflas işlemlerinde uzmanlaşma sağlanacak, işlemlerin daha etkin ve sağlıklı yürütülmesi mümkün olacaktır.

CİK Madde 7/3 –

Değerlendirme:
Taslak hükümde, açılan tazminat davasının esastan reddedilmesi hâlinde, davacının bin Türk lirasından on bin Türk lirasına kadar disiplin para cezasına mahkûm edilmesi öngörülmektedir. Bu düzenleme, tazminat davası açılmasını sonuca bağlı bir yaptırıma bağlamak suretiyle, bireylerin yargı mercilerine başvurma iradesi üzerinde caydırıcı ve baskılayıcı bir etki yaratabilecek niteliktedir.

Hak arama özgürlüğü, Anayasa’nın 36’ncı maddesi ile güvence altına alınmış olup; bireylerin iddia ve savunmalarını, sonucundan bağımsız olarak, cezalandırılma tehdidi altında kalmaksızın ileri sürebilmelerini gerektirir. Bir davanın esastan reddedilmesi, tek başına davanın kötü niyetli, haksız veya mesnetsiz olduğu anlamına gelmemektedir. Buna rağmen otomatik şekilde disiplin para cezası öngörülmesi, ölçülülük ilkesine aykırı olduğu gibi, hak arama özgürlüğünün özüne dokunan bir sınırlama niteliği taşımaktadır.

Öte yandan, hukuk sistemimizde kötü niyetli veya açıkça haksız dava açılmasına karşı hâlihazırda yargılama giderleri, vekâlet ücreti gibi müesseseler bulunmaktadır. Bu çerçevede, esastan red kararını tek başına disiplin yaptırımına bağlayan düzenleme, mükerrer ve orantısız bir yaptırım rejimi oluşturmaktadır.

Öneri:
Taslak md. 7/3’te yer alan disiplin para cezasına ilişkin hüküm madde metninden tamamen çıkarılmalıdır. Alternatif olarak, disiplin para cezası öngörülmesi zorunlu görülüyorsa; bu yaptırımın ancak açıkça kötü niyetli, hakkın kötüye kullanılması niteliği taşıyan ve mahkemece gerekçeli olarak tespit edilen hâllerle sınırlı olacak şekilde, istisnai ve ölçülü biçimde düzenlenmesi gerekmektedir.

CİK Madde 9/3

Değerlendirme:
Taslak hükümde, icra ve iflas dairelerinin tutanaklarda ve belirli belgelerde yer alan açık yazı ve hesap hatalarını ilgilinin talebi üzerine veya resen düzeltebileceği düzenlenmiştir. Ancak uygulamada yalnızca maddi hata niteliği taşımayan; buna karşılık ilk bakışta ve tartışmasız biçimde hukuka aykırı olduğu açık olan işlemler bakımından, icra dairesine herhangi bir geri alma veya düzeltme yetkisi tanınmamıştır.

Bu eksiklik, açık hukuka aykırılığı barındıran işlemlerin, yalnızca şikâyet veya yargısal denetim yoluyla giderilebilmesine yol açmakta; bu durum hem usul ekonomisine aykırı sonuçlar doğurmakta hem de icra teşkilatının kendi hatasını süratle düzeltmesine imkân vermemektedir. Açık hukuka aykırılık içeren işlemlerin idare tarafından resen düzeltilmesine olanak tanınmaması, hukuk devleti ilkesinin gerektirdiği etkin ve süratli hukukî koruma anlayışıyla da bağdaşmamaktadır.

Öneri:
Taslak md. 9/3’e; icra ve iflas dairelerinin, açık hukuka aykırı olduğu tereddütsüz biçimde anlaşılan işlemlerini, ilgilinin talebi üzerine veya resen geri alma ve düzeltme yetkisine sahip olduğunu açıkça düzenleyen bir hüküm eklenmelidir. Bu düzenleme ile hem usul ekonomisi sağlanacak hem de gereksiz şikâyet ve dava süreçlerinin önüne geçilecektir.

CİK Madde 9/5

Değerlendirme:
Taslak hükümde, ilgililerin tutanakları ve sicilleri inceleme ve bunlardan örnek alma hakkının, takibin sona ermesinden itibaren beş yıl sonra sona ereceği öngörülmüştür. Ancak güncel uygulamada, icra ve iflas dosyaları UYAP sistemi üzerinden elektronik ortamda süresiz olarak arşivlenmekte ve gerektiğinde erişime imkân tanınmaktadır. Bu teknik altyapı karşısında, beş yıllık süre sınırlamasının fiilî ve işlevsel bir karşılığı bulunmamaktadır.

Öte yandan, icra ve iflas dosyalarına ilişkin bilgi ve belgelerin, takibin sona ermesinden uzun süre sonra dahi itiraz, istirdat, tazminat, rücu, disiplin ve ceza soruşturmaları gibi çeşitli hukuki süreçlerde delil niteliği taşıyabildiği dikkate alındığında; inceleme ve örnek alma hakkının süre ile sınırlandırılması, hak arama özgürlüğünü dolaylı biçimde kısıtlayıcı sonuçlar doğurabilecektir. Bu durum, Anayasa’nın 36’ncı maddesi kapsamında güvence altına alınan adil yargılanma ve etkili başvuru haklarıyla da bağdaşmamaktadır.

Öneri:
Taslak md. 9/5’te öngörülen beş yıllık süre sınırlaması madde metninden çıkarılmalı; tutanak ve sicilleri inceleme ile bunlardan örnek alma hakkı, UYAP sistemi üzerinden sağlanan elektronik arşivleme imkânları da gözetilerek süresiz biçimde düzenlenmelidir. Bu suretle, hem teknik altyapı ile uyum sağlanacak hem de hak arama özgürlüğünün etkin kullanımı teminat altına alınacaktır.

CİK Madde 10/2

Değerlendirme:

Taslak metinde, icra ve iflas dairelerinde çalışanların "kendilerinin, eşlerinin ve alt-üst soylarının" taraf olduğu işlere bakamayacağı düzenlenmiştir. Ancak bu sınırlama, kayın hısımlığı, evlatlık ilişkisi veya üçüncü dereceye kadar (dahil) kan hısımlığını kapsamadığı için yetersizdir. Yargılama faaliyetinin tarafsızlığı ilkesi gereği, icra memurları için öngörülen yasaklılık hallerinin, HMK’daki hakimlerin yasaklılık halleriyle paralel hale getirilmesi gerekmektedir.

Öneri:

Madde metnine; "evlatlık bağı bulunanlar, üçüncü derece dahil kan ve kayın hısımları ile aralarında nişanlılık bağı bulunanların" işlerine de bakılamayacağına dair ibareler eklenmelidir.

CİK Madde 12/1

Değerlendirme:
Taslak hükümde, icra ve iflas dairelerine yatırılan veya bu dairelerce tahsil edilen paranın nemalandırılacağı belirtilmiş; ancak nemalandırmanın hangi usulle, hangi esaslara göre ve hangi ölçütler dikkate alınarak yapılacağı hususları açıkça düzenlenmemiştir. Nemalandırma rejiminin bu şekilde soyut ve çerçevesiz bırakılması, uygulamada farklılıkların ortaya çıkmasına ve taraflar arasında yeni uyuşmazlıkların doğmasına elverişli bir zemin oluşturmaktadır.

Mevcut uygulamada nemalandırma işlemleri, çoğunlukla Adalet Bakanlığı’nın anlaşmalı olduğu bankalar aracılığıyla yürütülmekte; nemalandırmaya ilişkin faiz oranı, vade ve benzeri unsurlar fiilen bankanın tek taraflı iradesine bırakılmaktadır. Bu durum, icra dosyasında taraf olan alacaklı ve borçlunun menfaatlerinin gözetilmesini temin edecek nesnel ve bağlayıcı ölçütlerden yoksun bir uygulama alanı yaratmaktadır. Oysa icra ve iflas dairelerince tutulan paralar, tarafların mülkiyet hakkı kapsamında olup, bu paraların nemalandırılmasında menfaat dengesi, şeffaflık ve öngörülebilirlik ilkelerinin esas alınması zorunludur.

Nemalandırma koşullarının kanuni bir çerçeveye bağlanmaması, hem idareye geniş ve denetimsiz bir takdir alanı tanımakta hem de tarafların ekonomik menfaatlerini doğrudan etkileyen bir konuda hukuk güvenliğini zedelemektedir.

Öneri:
Taslak md. 12/1’de nemalandırmaya ilişkin düzenleme;

  • nemalandırmanın tarafların menfaatine en uygun olacak şekilde,
  • objektif, ölçülebilir ve denetlenebilir esaslara göre yapılacağını
    açıkça hükme bağlayacak biçimde yeniden düzenlenmelidir.

Alternatif olarak, nemalandırmanın usul ve esaslarının; faiz oranı, vade, bankaların belirlenmesi ve nemaların dağıtım yöntemi gibi hususları kapsayacak şekilde alt mevzuatta (yönetmelik) ayrıntılı olarak düzenleneceğine ilişkin açık bir kanuni atıf yapılmalıdır. Bu suretle uygulama birliği sağlanacak ve tarafların mülkiyet hakkına ilişkin menfaatleri etkin biçimde korunacaktır.

CİK Madde 13

Değerlendirme:
Taslak hükümde, icra ve iflas dairelerine verilecek teminat mektuplarının niteliklerine ilişkin koşullar ayrıntılı biçimde düzenlenmiş olmakla birlikte, güncel finansal sistemlerde yaygın olarak kullanılan elektronik teminat çözümlerine ilişkin herhangi bir hükme yer verilmemiştir. Oysa bankacılık ve finans uygulamalarında teminat mektupları giderek artan biçimde elektronik ortamda düzenlenmekte, doğrulanmakta ve izlenmektedir.

Öneri:
Taslak md. 13’e; icra ve iflas dairelerine verilecek teminatların, elektronik teminat sistemleri aracılığıyla ve elektronik ortamda sunulabilmesine açıkça izin veren bir hüküm eklenmelidir. Bu kapsamda, elektronik teminatın geçerliliği, doğrulanması ve kabul usulüne ilişkin esasların alt mevzuatta düzenleneceğine dair açık bir kanuni atıf yapılması, hem uygulama birliğini sağlayacak hem de icra süreçlerinin çağdaş finansal altyapı ile uyumlu hâle getirilmesine katkı sunacaktır.

CİK Madde 16/2

Değerlendirme:
Taslak hükümde, icra hukuk mahkemelerinde görülen dava ve işlerde, “niteliğine uygun düştüğü ölçüde basit yargılama usulünün uygulanacağı” düzenlenmiştir. Ancak “niteliğine uygun düştüğü ölçüde” ibaresi, kapsamı ve sınırları açıkça belirlenmediğinden, hangi dava ve işlerin basit yargılama usulüne tabi olacağı hususunda belirsizlik yaratmaktadır. Bu belirsizlik, uygulamada farklı mahkemeler arasında değişen yorumlara, dolayısıyla uygulama birliğinin bozulmasına yol açabilecek niteliktedir.

Söz konusu ibarenin yorum yoluyla doldurulmasının zorunlu hâle gelmesi, icra hukukunda yerleşik ve istikrarlı içtihatların oluşmasını gerektirecek; ancak bu içtihat birikiminin ortaya çıkması uzun bir zaman dilimini kapsayacaktır. Bu süreçte, aynı nitelikteki uyuşmazlıklar bakımından farklı yargılama usullerinin uygulanması ihtimali, hukuk güvenliği ve öngörülebilirlik ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Yargılama usulünün belirsizliğe bırakılması, tarafların savunma stratejilerini ve usuli haklarını öngörebilmelerini de güçleştirecektir.

Öneri:
Taslak md. 16/2’de yer alan “niteliğine uygun düştüğü ölçüde” ibaresi madde metninden çıkarılmalı; bunun yerine, icra hukuk mahkemelerinde basit yargılama usulüne tabi olacak dava ve iş türleri, tereddüde yer vermeyecek şekilde kanunda açıkça ve sınırlı olarak sayılmalıdır. Bu düzenleme ile, yargılama usulü bakımından öngörülebilirlik sağlanacak, içtihat yoluyla giderilmesi uzun sürebilecek belirsizliklerin önüne geçilecektir.

CİK Madde 18/4

Değerlendirme:
Taslak hükümde, iflas mahkemelerinde görülen dava ve işlerde “niteliğine uygun düştüğü ölçüde basit yargılama usulünün uygulanacağı” öngörülmüştür. Ancak bu ifade, icra hukuk mahkemeleri bakımından olduğu gibi, iflas mahkemeleri yönünden de kapsamı ve sınırları belirsiz bir düzenleme niteliği taşımaktadır. Hangi dava ve işlerin basit yargılama usulüne tabi olacağı hususunun “nitelik” gibi soyut bir ölçüte bırakılması, uygulamada farklı yorumların ortaya çıkmasına ve uygulama birliğinin zedelenmesine yol açabilecektir.

İflas yargılamalarının; çoğu zaman çok taraflı, yüksek meblağlı ve karmaşık ticari ilişkileri içeren uyuşmazlıklara konu olduğu dikkate alındığında, yargılama usulünün belirsiz bırakılması, tarafların usuli haklarını öngörebilmesini ve yargılamanın sağlıklı yürütülmesini güçleştirecektir. Bu belirsizliğin içtihat yoluyla giderilmesi ise, kaçınılmaz olarak uzun bir zaman dilimini gerektirecek; bu süreçte aynı nitelikteki davalarda farklı usullerin uygulanması riski doğacaktır.

Öneri:
Taslak md. 18/4’te yer alan “niteliğine uygun düştüğü ölçüde” ibaresi madde metninden çıkarılmalı; iflas mahkemelerinde basit yargılama usulüne tabi olacak dava ve iş türleri, tereddüde yer vermeyecek şekilde kanunda açıkça ve sınırlı olarak sayılmalıdır. Bu suretle, iflas yargılamalarında usul bakımından öngörülebilirlik ve uygulama birliği sağlanacaktır.

CİK Madde 20

Değerlendirme:

Taslakta icra mahkemelerinin yetkisi düzenlenirken, "işlemi yapan icra dairesinin bağlı olduğu mahkeme" yetkili kılınmıştır. Ancak yetki çevresi genişletilen veya birden fazla ili kapsayan icra daireleri (Madde 4/2 ile bağlantılı olarak) düşünüldüğünde, bu durum vatandaşın kendi yerleşim yerindeki mahkemeye erişimini zorlaştıracaktır. Hak arama özgürlüğünün tesisi için yetki kurallarının kullanıcı dostu ve erişilebilir olması şarttır.

Öneri:

Yetki kuralı; "işlemi yapan icra dairesinin bulunduğu yer mahkemesi veya borçlunun yerleşim yeri mahkemesi" şeklinde seçimlik hale getirilerek vatandaşın adalete erişimi kolaylaştırılmalıdır.

CİK Madde 22/1-a

Değerlendirme:
Taslak hükümde, icra ve iflas dairelerinin görevleriyle ilgili olarak şikâyet yoluna başvurulabilecek hâller arasında “yapılan işlemlerin kanuna aykırı olması” ibaresine yer verilmiştir. Bu ifade, lafzı itibarıyla denetimi yalnızca kanun hükümleriyle sınırlı bir çerçevede ele alan dar bir yoruma elverişlidir. Oysa icra ve iflas dairelerinin işlemleri, yalnızca kanun hükümlerine değil; aynı zamanda kanuna dayanılarak çıkarılan yönetmelik, tüzük, genelge ve diğer düzenleyici işlemlere de uygun olmak zorundadır.

Öneri:
Taslak md. 22/1-a’da yer alan şikâyet sebebi; kanuna aykırılık ibaresiyle sınırlı bırakılmamalı; icra ve iflas dairelerinin işlemlerinin kanun yanında, kanuna dayanılarak çıkarılan yönetmelik, tüzük, genelge ve diğer düzenleyici işlemlere aykırılığı hâllerini de kapsayacak şekilde genişletilmelidir. Bu düzenleme ile şikâyet yolunun etkinliği artırılacak ve hukuka uygunluk denetimi bütüncül hâle getirilecektir.

CİK Madde 24/1

Değerlendirme:
Taslak hükümde, icra ve iflas dairelerince yapılması gereken işlemlerin haklı bir sebep bulunmaksızın yapılmaması veya sürüncemede bırakılması hâllerinde şikâyet yoluna her zaman başvurulabileceği düzenlenmiştir. Bu yaklaşım, işlemsizlik ve gecikmeye karşı etkili bir başvuru imkânı tanıması bakımından yerinde olmakla birlikte; fıkrada kamu düzenine aykırılık hâllerine açıkça yer verilmemiş olması, norm tekniği açısından bir eksiklik oluşturmaktadır.

Öneri:
Taslak md. 24/1’e, işlemin yapılmaması veya sürüncemede bırakılması hâllerinin kamu düzenine aykırılık teşkil etmesi durumunu açıkça kapsayan bir ibare eklenmelidir. Bu suretle, şikâyet yolunun yalnızca bireysel hak ihlallerine karşı değil, aynı zamanda kamu düzeninin korunmasına yönelik işlevi de açık biçimde vurgulanmış olacaktır.

CİK Madde 26/2-b

Değerlendirme:
Taslak hükümde, şikâyet ve diğer başvuruların içeriğinde talep sahibine ilişkin Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası ve benzeri bilgiler düzenlenmiş olmakla birlikte, yabancı uyruklu gerçek kişiler bakımından kimliklendirme, adres ve iletişim bilgilerinin nasıl belirleneceğine ilişkin açık ve yeterli ölçütlere yer verilmemiştir. Bu eksiklik, yabancılık unsuru taşıyan icra ve iflas dosyalarında tebligat, kimlik tespiti ve usuli işlemlerin sağlıklı yürütülmesini güçleştirebilecek niteliktedir.

Öneri:
Taslak md. 26/2-b’ye; yabancı uyruklu gerçek kişiler bakımından pasaport veya yabancı kimlik numarası, uyruk bilgisi, yerleşim ülkesi, yurt dışı adres formatı, iletişim bilgileri ve gerekli görülen diğer tanımlayıcı verilerin başvuru içeriğinde yer almasını öngören açık ve bağlayıcı kriterler eklenmelidir. Bu düzenleme ile yabancılık unsuru taşıyan başvurularda uygulama birliği sağlanacak ve usuli işlemlerin sağlıklı biçimde yürütülmesi temin edilecektir.

CİK Madde 27 – Dosya Üzerinden İnceleme ve Vekâlet Ücreti

Değerlendirme:

Taslakta, dosya üzerinden karara bağlanan şikâyetlerde vekâlet ücretine hükmedilmemesi, avukat emeğini yalnızca duruşma faaliyetiyle sınırlayan hatalı bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Oysa dosya incelemesi, hukuki değerlendirme ve dilekçe hazırlanması da avukatlık mesleğinin asli unsurlarıdır.

Bu düzenleme, savunma hakkının ekonomik temelini zayıflatmakta ve avukatlık mesleğinin sürdürülebilirliğini olumsuz etkilemektedir.

Öneri:

Dosya üzerinden incelenen şikâyetlerde de maktu vekâlet ücretine hükmedilmelidir. Kusurun icra görevlisine ait olduğu hâllerde, vekâlet ücretinin Hazine tarafından karşılanmasına yönelik düzenleme yapılmalıdır.

CİK Madde 27/4(f)

Değerlendirme:

Taslak hükümde, mahkemenin şikâyet konusu edilen işlemi yapan icra ve iflas dairesinden, işlemin gerekçesi hakkında açıklama isteyebileceği düzenlenmiştir. Ancak icra ve iflas dairelerince tesis edilen işlemlerin gerekçesi; kural olarak işlem içeriğinden, dayandığı mevzuattan ve dosya kapsamındaki belgelerden anlaşılabilir niteliktedir. Bu çerçevede, her şikâyet dosyasında ayrıca gerekçe talep edilmesine imkân tanınması, şikâyet yargılamasını gereksiz biçimde uzatabilecek, sürat ilkesini zedeleyebilecek ve usul ekonomisine aykırı sonuçlar doğurabilecektir.

Şikâyet yolunun amacı; icra ve iflas işlemlerinin hukuka uygunluğunun süratle ve dosya üzerinden denetlenmesidir. Gerekçe talebinin istisna olmaktan çıkıp kural hâline gelmesi, şikâyet mekanizmasının etkinliğini azaltacak ve taraflar bakımından hak arama sürecini uzatacaktır.

Öneri:
Taslak md. 27/4’te yer alan, mahkemenin işlemi yapan daireden gerekçe hakkında açıklama isteyebileceğine ilişkin ilgili bent madde metninden çıkarılmalıdır.

Aynı maddenin devamına;

  • şikâyet yargılamasının kural olarak dosya üzerinden yürütülebileceği,
  • şikâyetin haklı bulunması hâlinde işeme sebebiyet vermeyen ve kusuru bulunmayan taraflar aleyhine vekâlet ücretine hükmedilmeyeceği hususlarını açıkça düzenleyen hükümler eklenmelidir. Bu düzenleme ile şikâyet yargılamasının sürati ve hakkaniyeti güçlendirilecektir.

CİK Madde 32/1

Değerlendirme:
Taslak hükümde, icra hukuk mahkemesince verilen ve miktar veya değeri belirli parasal sınırı aşan nihai kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabileceği düzenlenmiştir. Ancak istinaf sınırının uygulanmasında esas alınacak miktar veya değerin hangi tarihe göre belirleneceği hususu açıkça düzenlenmemiştir. Bu belirsizlik, özellikle icra hukukunda değerin zaman içinde değişkenlik gösterebildiği durumlarda, kanun yoluna başvurulup başvurulamayacağı konusunda tereddütlere yol açabilecek niteliktedir.

Öneri:
Taslak md. 32/1’e, istinaf yolunun açık olup olmadığının tespitinde; şikâyet veya dava konusu edilen işin dava veya takip tarihindeki değerinin esas alınacağına ilişkin açık ve bağlayıcı bir hüküm eklenmelidir. Bu düzenleme ile istinaf sınırının uygulanmasında tereddütler giderilecek, kanun yoluna erişim bakımından uygulama birliği ve öngörülebilirlik sağlanacaktır.

CİK Madde 33/1-ç

Değerlendirme:
Taslak hükümde, satışın durdurulması talebinin reddine ilişkin icra hukuk mahkemesi kararlarının istinaf kanun yoluna kapalı olduğu öngörülmektedir. Oysa satış işlemleri, özellikle taşınmaz ve yüksek değerli mallar bakımından, geri dönüşü mümkün olmayan sonuçlar doğurabilmekte; satışın gerçekleşmesi hâlinde sonradan verilecek bir karar ile zararların telafisi çoğu zaman imkânsız hâle gelmektedir.

Öneri:
Taslak md. 33/1-ç’te yer alan düzenleme yeniden ele alınmalı; satışın durdurulması talebinin reddine ilişkin kararlara karşı, teminatlı veya teminatsız olarak istinaf kanun yoluna başvurulabilmesine imkân tanınmalıdır. Bu düzenleme ile, telafisi güç zararların önlenmesi ve kanun yolu güvencesinin etkin şekilde işletilmesi sağlanacaktır.

CİK Madde 35

Değerlendirme:

Taslak genelinde “iptal”, “erteleme”, “geri bırakma” gibi kavramların birbiriyle örtüşecek şekilde ve tutarsız biçimde kullanıldığı görülmektedir. Bu durum, kanun tekniği ve uygulama bakımından belirsizlik yaratmaktadır.

Öneri:

Taslak genelinde terminoloji birliği sağlanmalı; her kavram yalnızca ait olduğu hukuki kurumu ifade edecek şekilde kullanılmalıdır.

CİK Madde 35/1

Değerlendirme:
Taslak hükümde, kanun yoluna başvurulan kararların bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay tarafından ivedilikle incelenip karara bağlanacağı düzenlenmiştir. Ancak “ivedilikle” ibaresinin somut bir süre ile desteklenmemesi, bu hükmün uygulamada etkisiz ve soyut bir temenni niteliğinde kalmasına yol açmaktadır.

Öneri:
Taslak md. 35/1’e; bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay nezdinde yapılacak incelemelerin, başvuru tarihinden itibaren azami üç ay içinde sonuçlandırılmasını öngören açık ve bağlayıcı bir süre ibaresi eklenmelidir. Bu düzenleme ile kanun yollarında sürat sağlanacak, icra hukukuna özgü uyuşmazlıklarda etkin hukuki korunma temin edilecektir.

CİK Madde 38/6

Değerlendirme:
Taslak hükümde, bu Kanunda belirlenen sürelerin hesabında resmî tatil günlerinin süreye dâhil olduğu; sürenin son gününün resmî tatil gününe rastlaması hâlinde ise sürenin, tatili takip eden ilk iş günü çalışma saati sonunda biteceği düzenlenmiştir.

Öneri:
Taslak md. 38/6’ya; resmî tatil günlerini izleyen günlerin idari izin kapsamında olması hâlinde, idari izin günlerinin de süreye dâhil olduğu hususunu açıkça düzenleyen bir ibare eklenmelidir. Bu suretle, sürelerin hesabında uygulama birliği sağlanacak ve idari izin uygulamalarından kaynaklanan tereddütlerin önüne geçilecektir.

CİK Madde 41/1

Değerlendirme:
Taslak hükümde, icra takibi sırasında borçlunun ölümü hâlinde takibin bir hafta süreyle askıya alınacağı düzenlenmiştir. Ancak bu askı süresinin hangi andan itibaren başlayacağı hususu madde metninde açıkça belirtilmemiştir. Başlangıç anının belirsiz bırakılması, uygulamada askı süresinin ölüm tarihi, ölümün öğrenilme tarihi veya belgelenme tarihi gibi farklı esaslara göre yorumlanmasına yol açabilecek niteliktedir.

Öneri:
Taslak md. 41/1’e, takibin askıya alınacağı bir haftalık sürenin “borçlunun ölüm tarihinden itibaren” başlayacağını açıkça belirten bir ibare eklenmelidir. Bu düzenleme ile uygulamada ortaya çıkabilecek yorum farklılıkları giderilecek ve sürelerin hesaplanmasında açıklık sağlanacaktır.

CİK Madde 44 – Usulsüz Tebligatın Değerlendirilmesi

Değerlendirme:

Taslakta, icra müdürüne usulsüz tebligatı resen değerlendirme yetkisi tanınması, Tebligat Kanunu m. 32 ve yerleşik Yargıtay içtihatlarıyla çelişmektedir. Tebligatın usulsüzlüğünün sonuçları yargısal denetime tabi olup, idari bir makam tarafından resen değerlendirilmesi yetki karmaşasına yol açmaktadır.

Öneri:

Usulsüz tebligatın sonuçları bakımından Tebligat Kanunu sistematiği korunmalı; icra müdürünün resen değerlendirme yetkisi açıkça sınırlandırılmalıdır.

CİK Madde 47/1

Değerlendirme: Dosya safahat/malvarlığı sorgusunun “1 TL” karşılığında yapılması, kamu hizmetinin ücretlendirilmesi ve takip ekonomisi bakımından uygun değildir.
Öneri:1 Türk Lirası” ibaresi kaldırılmalıdır.

CİK Madde 47/2 ve 47/3

Değerlendirme:
Taslak Kanun’un 47. maddesi ile alacaklının, borçlunun mal, hak ve alacaklarını UYAP üzerinden sorgulaması ücretlendirilmekte ve bu ücretin takip gideri olarak borçluya yansıtılamayacağı öngörülmektedir. Bu düzenleme, cebrî icra hukukunun temel ilkesi olan alacaklının hakkına süratle ve makul maliyetle ulaşması ilkesini zedelemektedir.

UYAP, yargı hizmetlerinin dijital altyapısını oluşturan kamu hizmeti niteliğinde bir bilişim sistemidir. Bu sistemden yararlanmanın ücretlendirilmesi, adalete erişim hakkının ölçüsüz biçimde sınırlandırılması sonucunu doğurmaktadır. Özellikle küçük ve orta ölçekli alacaklar bakımından sorgulama ücretleri, icra takibini ekonomik olmaktan çıkarabilecek; tahsil imkânını fiilen ortadan kaldırabilecektir.

Öte yandan maddeyle Adalet Bakanlığı’na, sorgulama ücretini beş katına kadar artırma veya azaltma yetkisi tanınması; kanunilik, öngörülebilirlik ve belirlilik ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Yargı hizmetlerine erişimin maliyetinin idari takdire bırakılması, Anayasa’nın 36. ve 73. maddeleri bakımından ciddi anayasal sakıncalar doğurmaktadır.

Ayrıca ücretin borçluya yansıtılamayacağına ilişkin hüküm, icra takibinin vekil aracılığıyla yürütüldüğü hâllerde avukatın kişisel mali yük altına girmesine yol açmaktadır. Sorgulama giderlerinin belgelendirilememesi ve gider olarak gösterilememesi, Avukatlık Kanunu’nun 2 ve 164. maddeleriyle güvence altına alınan bağımsız savunma ve emek karşılığı ücret ilkesini zedelemektedir.

Öneri:
UYAP üzerinden yapılan sorgulamalar ücretsiz olmalıdır.

CİK Madde 53/1-a

Değerlendirme:
Taslak Kanun’un 53. maddesi, ilamların icraya konulmasına ilişkin mevcut sistemi fiilen daraltarak, ilk derece mahkemesi kararlarının icra kabiliyetini önemli ölçüde zayıflatmaktadır. Bu yaklaşım, her ne kadar açık bir kesinleşme şartı öngörmüyor görünse de, uygulamada özellikle para alacakları bakımından tahsilin ölçüsüz biçimde gecikmesine yol açmaktadır.

Türkiye’de yargılamaların, özellikle istinaf ve temyiz aşamalarında uzun sürdüğü dikkate alındığında; ilk derece kararlarının icra edilebilirliğinin sınırlandırılması, adaletin gecikmesi sonucunu doğurmaktadır. Yüksek enflasyon koşullarında kararın icrasının yıllarca ertelenmesi, alacaklının alacağının reel değerinin erimesine neden olmakta; bu durum mülkiyet hakkının özüne müdahale niteliği taşımaktadır.

Ayrıca maddenin mevcut kurgusu, munzam zarar (ek zarar) davalarının artmasına yol açacak; kararın icra edilmesinden sonra bozulması hâlinde hem alacaklı hem borçlu yönünden yeni uyuşmazlıklar doğacaktır. Bu durum, yargı sisteminin iş yükünü artırdığı gibi hukuk güvenliğini de zedelemektedir.

Madde metni, faizin başlangıç tarihi bakımından da belirsizlik içermektedir. Faizin istinaf veya temyiz kararından başlatılması ihtimali, alacakların ve özellikle vekalet ücretlerinin reel değerini düşürecek, avukat emeğini korumasız bırakacaktır.

Öte yandan düzenleme, hizmet tespiti davaları ve SGK’ya karşı açılan sağlık ve bedel iadesi davaları gibi özel nitelikli uyuşmazlıklarda tahsilatı fiilen güçleştirerek; sosyal güvenlik, sağlık ve yaşam hakkı üzerinde dolaylı fakat ağır sonuçlar doğurabilecektir.

Öneri:
Para alacakları bakımından, kesinleşmeden icraya imkân tanıyan mevcut yaklaşım korunmalı; Taslak md. 53’te öngörülen sınırlama kaldırılmalı veya bu alacaklar yönünden açık istisna getirilmelidir. Ayrıca faiz başlangıç tarihi açık ve öngörülebilir biçimde düzenlenmeli; munzam zarar davalarını artıracak sonuçlardan kaçınılmalıdır. Aksi hâlde maddenin mevcut hâliyle kabulü, hukuk güvenliği ve mülkiyet hakkı ile bağdaşmamaktadır.

CİK Madde 55/1 (icranın ertelenmesi)

Değerlendirme:
Taslak hükmün (a) bendinde yer alan “hükmolunan para” ibaresi, ilamda yazılı asli alacağı ifade etmektedir. Ancak icranın ertelenmesi talebinde, uygulamada esas alınması gereken ölçüt; talep tarihindeki dosya borcu olup, bu borç fer’iler (faiz, vekâlet ücreti, yargılama ve takip giderleri) dâhil edilerek belirlenmektedir. Hükmolunan para kavramının esas alınması, erteleme talebinin eksik teminatla değerlendirilmesine ve uygulamada tereddütlere yol açabilecektir.

Aynı maddenin (b) bendinde ise, taşınır malın bedelinin hangi esaslara göre belirleneceği açıkça düzenlenmemiştir. Taşınır bedelinin belirsiz bırakılması, erteleme talebinin kabulünde keyfî uygulamalara, eşitsizliğe ve uyuşmazlıklara neden olabilecek niteliktedir.

Öneri 1:
Taslak md. 55/1-(a)’da yer alan “hükmolunan para” ibaresi, “talep tarihindeki dosya borcu (fer’iler dâhil)” şeklinde revize edilmelidir. Bu düzenleme ile erteleme talebinin gerçek borç durumu esas alınarak değerlendirilmesi sağlanacaktır.

Öneri 2:
Taslak md. 55/1-(b)’ye; taşınır malın bedelinin kıymet takdiri, bilirkişi raporu veya icra dosyasında mevcut geçerli bir değer tespiti esas alınarak belirleneceğini açıkça düzenleyen bir ibare eklenmelidir. Bu suretle uygulamada açıklık ve birlik sağlanacaktır.

CİK Madde 56/2 (takip talebi)

Değerlendirme:
Taslak hükümde, takip talebinde alacaklı ve borçluya ilişkin kimlik ve adres bilgilerinin yer alması öngörülmüş olmakla birlikte, yabancı uyruklu gerçek kişiler bakımından kimliklendirme ve tebligata ilişkin ölçütler yeterli açıklıkta düzenlenmemiştir. Bu eksiklik, yabancılık unsuru içeren takiplerde kimliğin doğru tespiti, usulüne uygun tebligat yapılması ve işlemlerin sağlıklı yürütülmesi bakımından uygulama güçlükleri doğurabilecek niteliktedir.

Yabancı gerçek kişilerin taraf olduğu icra takiplerinde, pasaport veya yabancı kimlik bilgilerinin, uyruk ve yerleşim ülkesi bilgilerinin açıkça düzenlenmemesi; yurt dışı adreslerin bildirilmesine ve tebligatın hangi usulle yapılacağına ilişkin belirsizlikler yaratmaktadır. Bu durum, tebligatın geçerliliği, sürelerin başlaması ve hak kayıpları bakımından ciddi tereddütlere yol açabilmektedir.

Öneri:
Taslak md. 56/2’nin (a) ve (b) bentlerine; yabancı uyruklu gerçek kişiler için uyruk bilgisi, pasaport veya yabancı kimlik numarası, yerleşim ülkesi, yurt dışı adres standardı ile Türkiye’de tebligat adresi veya elektronik tebligat (e-tebligat) edinme ve bildirme seçeneklerini açıkça düzenleyen hükümler eklenmelidir. Bu düzenleme ile yabancılık unsuru taşıyan icra takiplerinde uygulama birliği ve usul güvenliği sağlanacaktır.

CİK Madde 63 (seçimlik edimler)

Değerlendirme:
Taslak maddenin birinci fıkrası, seçimlik edime ilişkin ilamın icraya konulması hâlinde alacaklıyı seçimlik edimlerden birine hasretmeye zorlamakta; ikinci fıkrası ise borçluya, icra emrinde belirtilen sürede diğer edimi ifa ederek borçtan kurtulma imkânı tanımaktadır. Bu yapı, seçimlik edime ilişkin iradenin kime ait olduğu konusunda normatif bir çelişki yaratmaktadır.

Borçlar hukuku sistematiğinde seçimlik edimin kime ait olduğu, hüküm fıkrası ve alacaklının takibiyle belirlenir. Alacaklının seçim yapmasına rağmen borçluya serbest bir seçim hakkı tanınması; ilamın bağlayıcılığını zayıflatmakta, icra edilebilirliği belirsizleştirmekte ve alacaklının talep hakkını ölçüsüz biçimde sınırlandırmaktadır. Bu durum, icra hukukunda öngörülebilirlik ve ilamın etkinliği ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.

Öneri:
Taslak md. 63, borçluya genel bir seçimlik hak tanımayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. Buna göre; alacaklının seçtiği edimin ifasının objektif olarak imkânsızlaşması hâliyle sınırlı olmak üzere, borçlunun diğer edimi ifa edebilmesine imkân tanıyan dar ve istisnai bir düzenleme yapılmalıdır. Bu suretle, madde içi çelişki giderilecek; ilamın bağlayıcılığı ve icra edilebilirliği korunacaktır.

CİK Madde 66/2

Değerlendirme:
Taslak hükmün ikinci fıkrasında, borçlunun icra emrinin tebliğinden itibaren süresi içinde borcunu fer’ileriyle birlikte tamamen ödemesi hâlinde, kendisinden yalnızca maktu vekâlet ücreti tahsil edileceği; takip giderleri ile tahsil harcından muaf tutulacağı düzenlenmiştir. Bu yaklaşım, icra takibinin ekonomik dengelerini ve tahsil sistematiğini bozucu niteliktedir.

İcra takibinin başlatılması, alacaklının yanı sıra vekilinin de ciddi bir emek, zaman ve maliyet üstlenmesini gerektirmektedir. Takibin borçlu tarafından ödeme emrinin tebliği sonrasında yapılması, bu emek ve giderlerin ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir. Buna rağmen borçlunun takip giderleri ve tahsil harcından muaf tutulması, aynı durumda bulunan borçlular arasında eşitsizlik yaratmakta; icra yoluna başvuran alacaklıyı ve vekilini dezavantajlı duruma düşürmektedir.

Ayrıca bu düzenleme, borçluları icra takibinin başlamasını beklemeye teşvik eden bir etki doğurabilecek; borcun süresinde ve ihtara gerek kalmaksızın ödenmesini özendirmek yerine, takip sonrası ödeme davranışını ödüllendirecektir. Bu sonuç, takip ekonomisi ve icra sisteminin etkinliğiyle bağdaşmamaktadır.

Öneri:
Taslak md. 66/2 madde metninden tamamen çıkarılmalıdır. Bu suretle, icra takibinin mali dengesi korunacak, eşitsiz uygulamaların ve tahsil sistematiğini zedeleyici sonuçların önüne geçilecektir.

CİK Madde 68/1-c

Değerlendirme:
Taslak maddenin (c) bendinde, borçlunun ilamlı icra emrinde öngörülen süre içinde borcunu fer’ileriyle birlikte tamamen ödemesi hâlinde yalnızca maktu vekâlet ücretiyle sorumlu olacağı, tahsil harcı ve takip giderlerinden muaf tutulacağı düzenlenmiştir. Bu hüküm, Taslak md. 66/2’de öngörülen düzenleme ile aynı nitelikte sakıncalar taşımaktadır.

İlamlı icra, yargılamayla tespit edilmiş bir alacağın cebrî icra yoluyla tahsilini konu almakta olup; bu süreçte alacaklı ve vekili tarafından katlanılan emek, zaman ve maliyet, borçlunun ödeme davranışından bağımsız olarak gerçekleşmektedir. Borçlunun ilamlı icra emrinin tebliğinden sonra ödeme yapması hâlinde harç ve giderlerden muaf tutulması, takip ekonomisini bozmakta, alacaklıyı ve vekilini dezavantajlı duruma düşürmekte ve eşitsiz sonuçlar doğurmaktadır.

Ayrıca bu düzenleme, borçluları ilamın kesinleşmesi ve icra aşamasına kadar beklemeye teşvik eden bir etki yaratmakta; yargı kararlarının gönüllü ifasını özendirmek yerine, cebrî icra sonrası ödeme davranışını ödüllendirmektedir. Bu sonuç, ilamlı icranın işlevi ve icra hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.

Öneri:
Taslak md. 68/1-(c) madde metninden tamamen çıkarılmalıdır. Bu suretle, ilamlı icrada mali denge korunacak, md. 66/2 ile oluşan sistematik tutarsızlık giderilecek ve icra sisteminin etkinliği zedelenmeyecektir.

CİK Madde 70/1(b) (ek fıkra)

Değerlendirme:
Taslak hükümde, hükmolunan taşınır veya mislinin borçlunun elinde bulunmaması hâlinde; mahkeme kararında değer belirtilmişse bu değerin, belirtilmemişse icra ve iflas dairesince tespit edilecek değerin esas alınacağı düzenlenmiştir. Ancak mahkemece belirlenen değer ile icra aşamasında tespit edilecek değer arasında, özellikle yüksek enflasyon koşullarında, zaman farkından kaynaklanan ciddi değer sapmaları ortaya çıkabilmektedir.

Bu durum, hükmün verildiği tarih ile ifa tarihi arasında geçen sürede alacağın reel değerinin korunamamasına yol açmakta; taraflar bakımından hakkaniyet ve adalet duygusunu zedeleyen sonuçlar doğurmaktadır. Özellikle uzun süren yargılama ve icra süreçleri dikkate alındığında, sabit bir değerin esas alınması, alacaklının alacağını reel olarak tahsil edememesi sonucunu doğurabilecektir.

Öneri:
Taslak md. 70/1’e;

  • ifa tarihindeki rayiç değerin esas alınacağına,
  • mahkemece belirlenen değer ile icra ve iflas dairesince tespit edilecek değer arasında fahiş fark oluşması hâlinde, yüksek olan değer üzerinden işlem yapılacağına
    ilişkin açık bir düzenleme eklenmelidir. Bu suretle, enflasyonun alacak ve edim değerleri üzerindeki aşındırıcı etkisi giderilecek, icra sürecinde hakkaniyet ve reel değer korunacaktır.

CİK Madde 73/3

Değerlendirme:
Taslak hükümde, yedieminde veya alacaklı nezdinde bulunan eşyanın satışı için icra hukuk mahkemesi kararı aranması öngörülmektedir. Bu yaklaşım, uygulamada satış sürecini gereksiz biçimde uzatmakta; özellikle muhafazası güç, değer kaybına açık veya bozulma riski bulunan eşyalar bakımından muhafaza giderlerinin artmasına ve malvarlığı değerinin aşınmasına yol açmaktadır.

İcra hukukunda satışa ilişkin kararların süratle alınması, hem alacaklının menfaatinin korunması hem de borçlunun gereksiz giderlerle yük altına sokulmaması açısından önemlidir. Satış kararının mutlaka mahkeme tarafından verilmesini zorunlu kılan düzenleme, usul ekonomisi ve icranın etkinliği ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. Kaldı ki, icra müdürünün vereceği satış kararları şikâyet yoluyla yargısal denetime tabi olup, hukuki güvenceden yoksun değildir.

Öneri:
Taslak md. 73/3, yedieminde veya alacaklı nezdinde bulunan eşyanın satışına doğrudan icra müdürü tarafından karar verilebilmesine imkân tanıyacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. İcra müdürünün bu kararına karşı şikâyet yolunun açık olduğu açıkça korunarak, hem sürat hem de yargısal denetim dengesi sağlanmalıdır. Bu düzenleme ile muhafaza giderleri ve değer kaybı riski azaltılacak, icra sürecinin etkinliği artırılacaktır.

CİK Madde 78/2

Değerlendirme:
Taslak hükümde, icra tazminatının toplamının 1.000.000 TL’yi geçemeyeceği öngörülmüştür. Sabit bir üst sınır belirlenmesi, özellikle yüksek değerli ve ekonomik hacmi büyük dosyalarda, icra tazminatının caydırıcı etkisini önemli ölçüde azaltmakta; ihlalin ağırlığı ile yaptırım arasında orantısızlık yaratmaktadır.

İcra tazminatının amacı, hukuka aykırı davranışları caydırmak ve ihlalin sonuçlarını telafi etmektir. Dava veya iş konusu değerin çok yüksek olduğu hâllerde sabit üst sınır uygulanması, tazminatın sembolik bir yaptırıma dönüşmesine yol açabilecek; bu durum, kötü niyetli veya ağır ihlaller bakımından etkisiz bir yaptırım rejimi doğuracaktır. Bu sonuç, ölçülülük ve hakkaniyet ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.

Öneri:
Taslak md. 78/2’de öngörülen 1.000.000 TL’lik sabit üst sınır kaldırılmalı; bunun yerine icra tazminatı, dava veya iş konusu değerin belirli bir yüzdesi üzerinden belirlenecek şekilde düzenlenmelidir. Bu kapsamda, icra inkâr tazminatında öngörülen %20 oranına benzer makul bir yüzdesel sınır benimsenmesi, hem caydırıcılığı sağlayacak hem de dosya değerine göre orantılı bir yaptırım sistemi oluşturacaktır.

CİK Madde 79 (metin içeriği/ilamsız takip sınırlaması)

Değerlendirme:
Taslak hükümde, itiraz edilmemiş fatura bulunmayan alacaklının ilamsız icra yoluna başvuramayacağı yönünde bir sınırlama öngörülmektedir. Bu yaklaşım, ilamsız icranın temel işlevi olan hızlı ve etkin tahsil amacını daraltmakta; özellikle adi yazılı belgelere dayanan alacaklar bakımından takip imkanını ölçüsüz biçimde kısıtlamaktadır.

İlamsız icra, alacağın varlığının kesin ispatını değil, itiraz halinde yargı yoluna taşınabilmesini esas alan bir mekanizmadır. Fatura bulunmaması hâlinde ilamsız takibi tümden dışlayan bir düzenleme, ticari ve günlük hayatta yaygın olarak kullanılan sözleşme, protokol, mutabakat, teslim-tesellüm belgeleri gibi adi yazılı delillere dayalı alacakların tahsilini gereksiz yere zorlaştıracaktır. Bu durum, alacaklının hak arama özgürlüğünü zedelediği gibi, icra sisteminin pratikliğini de ortadan kaldırmaktadır.

Öneri:
Taslak md. 79’da yer alan ikinci fıkra tamamen çıkarılmalıdır. Bu mümkün görülmüyorsa, en azından adi yazılı belgelere dayanan alacakların ilamsız icraya konu edilebilmesine açıkça imkân tanınmalıdır. Bu düzenleme ile ilamsız icranın işlevi korunacak, alacak tahsilinde etkinlik ve erişilebilirlik sağlanacaktır.

CİK Madde 81/1

Değerlendirme:
Taslak hükümde, ticareti terk eden tacirin belirli süre içinde durumu ticaret siciline bildirme ve mal beyanında bulunma yükümlülüğü düzenlenmiştir. Ancak ekonomik faaliyeti fiilen terk eden esnaf, benzer hukuki ve fiilî sonuçlar doğurmasına rağmen hüküm kapsamı dışında bırakılmıştır. Bu durum, ekonomik faaliyetlerin sona erdirilmesine ilişkin yükümlülükler bakımından eşitsiz bir düzenleme yaratmaktadır.

Uygulamada esnafın faaliyeti terk etmesi, alacaklılar bakımından en az tacirin ticareti terk etmesi kadar bilgi asimetrisi ve tahsil güçlüğü doğurabilmektedir. Esnafın kapsam dışı bırakılması, alacaklıların korunması amacına hizmet etmediği gibi, icra süreçlerinde uygulama boşluğu oluşmasına da neden olabilecektir.

Öneri:
Taslak md. 81/1, ticareti terk eden tacir yanında ekonomik faaliyeti fiilen terk eden esnafı da kapsayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir. Bu suretle, bildirim ve mal beyanı yükümlülükleri bakımından kapsam genişletilecek; alacaklıların korunması ve uygulama birliği sağlanacaktır.

CİK Madde 87/2

Değerlendirme 1: (a) bendinde yabancı kişiler bakımından takip talebi/ödeme emri bilgileri eksiktir.
Öneri 1: Yabancı gerçek kişiler için kimlik/iletişim/tebligat kriterleri ayrıntılandırılmalıdır.
Değerlendirme 2: Aynı fıkradaki (ç) ve (d) bentleri; belge türlerini tekrar eden ve takip rejimini gereksiz biçimde daraltan bir yapı oluşturmaktadır.
Öneri 2: Ç–D bentleri çıkarılmalıdır.

CİK Madde 87/4

Değerlendirme: Kambiyo senedinin aslının tevdi zorunluluğu ve aynı senede dayalı çoklu takiplerde suret usulü, ilamsız takipte kambiyo senetlerinin kullanılmasını teşvik eder; bu durum ticari hayatta takip türleri arasındaki ayrımı zayıflatır.
Öneri: Fıkra tamamen kaldırılmalıdır. Kambiyo senetlerinin kambiyo takibine konu edilmesi gerektiği kabul edilmelidir.

CİK Madde 88 (A ve ğ bentleri)

Değerlendirme

(a) bendinde, borçluya ilişkin kimlik ve adres bilgilerinin ödeme emrinde yer alması öngörülmüş olmakla birlikte, yabancı uyruklu gerçek kişiler bakımından kimliklendirme ve iletişime ilişkin asgari bilgi standardı açıkça düzenlenmemiştir. Bu eksiklik, yabancılık unsuru içeren takiplerde kimliğin doğru tespiti ve tebligatın usulüne uygun yapılması bakımından uygulama sorunları doğurabilecek niteliktedir.

(ğ) bendinde ise, borçlunun yurt içi adres bildirmemesi hâlinde ödeme emrinin dosyada muhafaza edilerek tebliğ edilmiş sayılması ve buna bağlı olarak itirazın yapılmamış kabul edilmesi gibi ağır sonuçlar öngörülmektedir. Bu yaptırım, özellikle yurt dışında bulunan borçlular bakımından hak arama özgürlüğünü ölçüsüz biçimde sınırlayan bir nitelik taşımaktadır. Tebligatın fiilen muhataba ulaşmadığı hâllerde, itiraz hakkının ortadan kaldırılması, adil yargılanma ve savunma hakkı ile bağdaşmamaktadır.

Öneri:

  • (a) bendine; yabancı uyruklu gerçek kişiler için uyruk bilgisi, pasaport veya yabancı kimlik numarası, yerleşim ülkesi, yurt dışı adres ve iletişim bilgileri ile elektronik tebligat bilgilerine ilişkin açık düzenleme eklenmelidir.
  • (ğ) bendinde öngörülen ağır yaptırım yerine, borçluya elektronik tebligat (e-tebligat) adresi edinme ve bildirme seçeneği tanınmalı; hak arama özgürlüğünü tümden ortadan kaldıran sonuçlardan kaçınılmalıdır.

.

CİK Madde 91/4

Değerlendirme

Taslak md. 91/4’te, yurt dışında bulunan borçlunun yurt içi adres bildirmemesi hâlinde tebligatın dosyada muhafaza edilerek tebliğ edilmiş sayılacağı düzenlenmiştir. Bu hüküm, modern tebligat sistemlerinin sunduğu imkânlar dikkate alındığında, orantısız ve çağın gerisinde bir yaklaşım sergilemektedir.

Elektronik tebligat altyapısının mevcut olduğu bir sistemde, yurt dışı adres nedeniyle borçlunun fiilen haberdar olmadığı bir tebligata hukuki sonuç bağlanması, hukuk güvenliği ve savunma hakkı bakımından ciddi sakıncalar doğurmaktadır.

Öneri:

Taslak md. 91/4 yeniden düzenlenerek, yurt dışında bulunan borçluya elektronik tebligat adresi edinme ve bu adresi icra dosyasına bildirme imkânı tanınmalıdır. Bu seçenek sağlanmadan, dosyada muhafaza–tebliğ edilmiş sayılma gibi ağır sonuçlara bağlanması uygulamasından vazgeçilmelidir.

CİK Madde 96/1

Değerlendirme:

Taslakta, takibe itiraz eden borçluya karşı açılacak itirazın iptali davasının genel mahkemelerde görülmesi öngörülmektedir. Bu yaklaşım, icra hukukuna özgü ve teknik nitelik taşıyan uyuşmazlıkların, uzmanlık alanı dışında kalan genel mahkemelerde görülmesine yol açacaktır.

Genel mahkemelerin hâlihazırda yüksek olan iş yükü dikkate alındığında, itirazın iptali davalarının bu mahkemelere yönlendirilmesi, yargılamaların uzamasına, dolayısıyla alacaklının hakkına makul sürede ulaşamamasına neden olacaktır. Bu durum, cebrî icra hukukunun temel amacı olan hızlı ve etkili tahsil ilkesini zedelemektedir.

Öte yandan, icra hukuk mahkemeleri, takip hukukuna özgü uyuşmazlıklar bakımından ihtisaslaşmış mahkemeler olup, itirazın iptali davalarının bu mahkemelerde görülmesi hem usul ekonomisi hem de uygulama birliği açısından daha isabetlidir.

Öneri:

Taslak md. 96 yeniden düzenlenerek, itirazın iptali davalarının icra hukuk mahkemelerinde görülmesi açıkça hüküm altına alınmalıdır. Bu suretle, icra uyuşmazlıklarının daha hızlı, öngörülebilir ve uzmanlık çerçevesinde çözümlenmesi sağlanacaktır.

CİK Madde 97/3

Değerlendirme:

Taslak md. 97/3 uyarınca, borçlunun takibin kesinleşmesinden sonra zamanaşımı itirazını “her zaman” ileri sürebilmesi öngörülmektedir. Bu düzenleme, cebrî icra sürecinin nihailiğini ve öngörülebilirliğini zedeleyen bir nitelik taşımaktadır. Takibin her aşamasında ve süre sınırı olmaksızın zamanaşımı iddiasının ileri sürülebilmesi, icra sürecini sürekli tartışmaya açık hale getirmekte; kötüye kullanım riskini artırmaktadır.

Cebrî icra hukukunda amaç, taraflar arasındaki uyuşmazlığın makul süre içinde ve kesin biçimde çözümlenmesidir. Zamanaşımı itirazının sınırsız süreyle ileri sürülebilmesi, bu amaca aykırı olduğu gibi hukuk güvenliği ilkesini de zedelemektedir.

Öte yandan, aynı fıkrada zamanaşımı iddiasının yalnızca “resmî belgelere” dayanılarak ispatlanabileceği düzenlenmiş; ancak bu belgelerin neler olduğu açıkça belirtilmemiştir. Bu belirsizlik, uygulamada farklı yorumlara ve içtihat ayrışmalarına yol açabilecek niteliktedir.

Öneri:

  • Zamanaşımı itirazının ileri sürülebileceği makul bir süre kanunda açıkça belirlenmeli; “her zaman” ibaresinden vazgeçilmelidir.
  • “Resmî belgeler” kavramı kanun metninde açıkça tanımlanmalı veya örnekleme yoluyla somutlaştırılmalıdır (mahkeme kararları, icra tutanakları, resmî yazışmalar, kamu kurumlarından alınan belgeler vb.).

CİK Madde 100/1

Değerlendirme:

Taslak md. 100’te, borçlu olmadığı hâlde cebrî icra tehdidi altında ödeme yapmak zorunda kalan kişinin, ödemenin tamamen yapıldığı tarihten itibaren iki yıl içinde istirdat davası açabileceği öngörülmektedir. Bu sürenin uzunluğu, icra takibinin sonuçlarının uzun süre boyunca belirsiz kalmasına yol açmakta; hukuki durumun kesinleşmesini geciktirmektedir.

Cebrî icra tehdidi altında yapılan ödemenin iadesi, istisnai nitelikte bir başvuru yolu olup, bu yolun uzun süre açık tutulması, icra işlemlerinin nihailik ve istikrar kazanmasını engelleyici etki doğurmaktadır. Ayrıca, uzun süreli istirdat imkânı, taraflar arasında sürekli bir uyuşmazlık potansiyeli yaratarak usul ekonomisi ilkesine de aykırılık oluşturmaktadır.

Öneri:

Taslak md. 100’te öngörülen iki yıllık süre, hukuk güvenliği ve belirlilik ilkeleri gözetilerek daha kısa ve makul bir süre olarak yeniden belirlenmelidir.

CİK Madde 106/1

Değerlendirme Borçlunun itirazını herhangi bir icra dairesine yapabilmesi öngörülmüş; ancak UYAP üzerinden doğrudan itiraz imkânı açıkça düzenlenmemiştir.
Öneri: Fıkraya, itirazın UYAP üzerinden sunulabileceği hususu açıkça eklenmelidir.

CİK Madde 110 öncesi başlık

Değerlendirme

“Terminoloji” ibaresi yerine kanun tekniğinde daha yerleşik kullanım “tanımlar”dır.
Öneri: Başlıkta “terminoloji” ibaresi “tanımlar” olarak değiştirilmelidir.

CİK Madde 119/1

Değerlendirme:

Taslak md. 119’ta, ipoteğin paraya çevrilmesi yoluyla takiplerde taşınmazın bulunduğu yer icra ve iflas dairesinin kesin yetkili olduğu düzenlenmiştir. Bu kural, aynî hakka konu taşınmazın bulunduğu yer ile takip işlemleri arasındaki maddi bağlantı bakımından isabetlidir.

Bununla birlikte, uygulamada borçlunun ikametgâhının taşınmazın bulunduğu yerden farklı olması hâlinde, tebligat, itiraz ve ödeme işlemleri bakımından usulî güçlükler ortaya çıkabilmektedir. Borçlunun ikametgâhının yetki ölçütleri arasında yer alması, tarafların icra sürecine fiilen erişimini kolaylaştıracak; özellikle tebligat ve savunma haklarının etkin kullanılmasına katkı sağlayacaktır.

Öneri:

Taslak md. 119/1 fıkrasına, taşınmazın bulunduğu yer ölçütü korunmak kaydıyla, borçlunun ikametgâh adresinin de yetki ölçütü olarak dikkate alınabilmesine imkân tanıyan bir düzenleme eklenmesi değerlendirilmelidir.

CİK Madde 122/1

Değerlendirme:

Taslak md. 122’de, belirli hâllerde icra emrinin iptali için süresiz şikâyet yoluna başvurulabileceği öngörülmektedir. Süre sınırı öngörülmeksizin tanınan bu imkân, icra takibinin nihailik kazanmasını engellemekte; takip güvenliğini ve hukuki istikrarı zedeleyen bir etki doğurmaktadır.

Cebrî icra hukukunda, istisnai nitelikteki başvuru yollarının süresiz şekilde açık tutulması, takip sürecinin her aşamasında işlemlerin yeniden tartışmaya açılmasına yol açmakta; bu durum hem alacaklı hem de borçlu yönünden öngörülemezlik yaratmaktadır. Süresiz şikâyet imkânı, kötüye kullanım riskini de beraberinde getirmektedir.

Öneri:

Taslak md. 122 yeniden düzenlenerek, icra emrinin iptaline yönelik şikâyet hakkı için makul ve belirli bir süre öngörülmeli; süresiz şikâyet uygulamasından vazgeçilmelidir. Bu süre, hak kaybına yol açmayacak şekilde dengeli ve ölçülü biçimde belirlenmelidir.

CİK Madde 129/4

Değerlendirme:

Taslak md. 129/4’te öngörülen; satış talebinin düşmesi, satış isteme süresinin durması ve kaldığı yerden yeniden işlemesi, aynı sebeplerle satışın tekrar gerçekleşmemesi hâlinde takibin düşmesi gibi aşamalı sonuçlar, icra sürecini alacaklı aleyhine ölçüsüz biçimde ağırlaştıran bir yapı oluşturmaktadır.

Bu zincirleme mekanizma, alacaklının kusuru bulunmayan hâllerde dahi, özellikle artırmaya katılımın sağlanamaması veya ihale iptali gibi nedenlerle, alacağına fiilen ulaşamamasına yol açabilecek sonuçlar doğurmaktadır. Satışın gerçekleşmemesi çoğu zaman alacaklının iradesi dışında gelişen nedenlere dayandığından, bu durumun takibin düşmesi gibi ağır bir yaptırıma bağlanması hakkaniyet ve orantılılık ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.

Ayrıca, söz konusu düzenleme, cebrî icra hukukunun temel amacı olan alacağın tahsili işlevini zayıflatmakta; icra sürecini şekli süre ve taleplerle işlevsiz hale getirme riski taşımaktadır.

Öneri:

Taslak md. 129/4’ün tamamen kaldırılması, alacaklının alacağına erişimini fiilen engelleyebilecek sonuçların önlenmesi bakımından uygun olacaktır.

CİK Madde 138/1

Değerlendirme:

Taslak md. 138’de, kira bedelinin ödenmemesi nedeniyle ilamsız icra yoluyla tahliye ve alacak takibine yalnızca yazılı kira sözleşmesi mevcut ise başvurulabileceği düzenlenmektedir. Oysa Türk Borçlar Hukuku sisteminde sözlü kira sözleşmeleri hukuken geçerli olup, bu sözleşmelere dayalı olarak kira ilişkisinden doğan alacak ve tahliye taleplerinin ileri sürülmesi mümkündür.

Bu yönüyle düzenleme, sözlü kira sözleşmelerini kapsam dışı bırakarak, hukuken geçerli bir sözleşme türüne fiilen sonuç bağlamayan bir sınırlama getirmekte; alacaklının hak arama imkânını daraltmaktadır.

Öte yandan, yazılı sözleşme şartının kabul edilmesi hâlinde dahi, bu şartın kanunun yürürlüğe girmesinden önce akdedilmiş kira sözleşmelerine uygulanması, kazanılmış haklar ve hukuki güvenlik ilkeleriyle bağdaşmayacak; uygulamada ciddi mağduriyetlere yol açacaktır.

Öneri:

  • Sözlü kira sözleşmelerinin ilamsız tahliye–alacak takibi bakımından kapsam dışı bırakılmaması sağlanmalıdır.
  • Yazılı kira sözleşmesi şartının korunması tercih edilecekse, bu şart yalnızca Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten sonra düzenlenen kira sözleşmeleri bakımından uygulanmalı; önceki sözleşmeler açısından açık bir geçiş hükmü öngörülmelidir.

CİK Madde 140/1

Değerlendirme:

Taslak md. 140’ta, borçlunun süresi içinde ödeme emrine itiraz etmemesi ve ihtar süresi içinde borcunu ödememesi hâlinde, alacaklıya belirli bir süre içinde tahliye talebinde bulunma imkânı tanınmakta; bu süre içinde tahliye istenmemesi hâlinde aynı kira alacağı bakımından genel hükümlere göre de tahliye talep edilemeyeceği düzenlenmektedir. Bu son cümle, alacaklının tahliye hakkını hak düşürücü nitelikte ortadan kaldıran, ölçüsüz ve ağır bir sonuç doğurmaktadır.

Cebrî icra hukukunda usulî sürelerin kaçırılması, kural olarak maddi hukuktan kaynaklanan hakların tümüyle ortadan kalkmasına yol açmamalıdır. Bu yönüyle düzenleme, hak arama özgürlüğü ve orantılılık ilkeleriyle bağdaşmamaktadır.

Öte yandan, tahliye talebinin sulh hukuk mahkemesinde görülmesinin öngörülmesi, icra takibine sıkı sıkıya bağlı, teknik nitelikte bir uyuşmazlığın ihtisas mahkemesi dışında bırakılması sonucunu doğurmaktadır. İcra hukuk mahkemeleri, takip hukukuna özgü uyuşmazlıklar bakımından uzmanlaşmış olup, bu tür taleplerin burada görülmesi usul ekonomisi ve uygulama birliği açısından daha isabetlidir.

Öneri:

  • Taslak md. 140’ın son cümlesi kaldırılmalıdır.
  • Tahliye talebinde görevli mahkeme icra hukuk mahkemesi olarak belirlenmelidir.

CİK Madde 141/1

Değerlendirme İtiraz halinde tahliye için sulh hukuk mahkemesine gidilmesi, icra sistematiğinde süre ve iş yükünü artırır.
Öneri: Tahliyenin icra hukuk mahkemesinden istenmesi düzenlenmelidir.

CİK Madde 145/1

Değerlendirme Tahliye emrine itiraz edilmemesi sonrası tahliye için sulh hukuk mahkemesine gidilmesi aynı sakıncayı doğurur; ayrıca “artık genel hükümlere göre de tahliye talep edilemez” cümlesi hak kaybı yaratır.
Öneri: Tahliye talebi icra hukuk mahkemesine yönlendirilmeli; hak düşürücü sonuç doğuran yapı gözden geçirilmelidir.

CİK Madde 148/2

Değerlendirme:

Taslak md. 148/2’de, borçlunun tahliye kararından sonraki dönemde tahliye ilamının zamanaşımına uğradığı iddiasını süre kısıtı olmaksızın ileri sürebilmesine imkân tanınmaktadır. Bu düzenleme, cebrî icra sürecinin nihailiğini ve öngörülebilirliğini zedeleyen bir nitelik taşımaktadır.

Tahliye ilamına dayalı takiplerde, zamanaşımı iddiasının takibin her aşamasında ve süresiz olarak ileri sürülebilmesi, icra işlemlerinin sürekli tartışmaya açılmasına yol açmakta; bu durum hem alacaklı hem de borçlu yönünden hukuki belirsizlik yaratmaktadır. Ayrıca, süre sınırı öngörülmemesi, zamanaşımı iddiasının kötüye kullanımına elverişli bir alan oluşturmaktadır.

Bu yaklaşım, Taslak md. 97/3 kapsamında zamanaşımı itirazına ilişkin yapılan değerlendirmelerle de uyumsuzluk arz etmektedir. İcra hukukunda süreklilik ve sistematik bütünlük gereği, zamanaşımı iddialarına ilişkin süre rejiminin tüm takip türleri bakımından tutarlı şekilde düzenlenmesi gerekmektedir.

Öneri:

Taslak md. 148/2 yeniden düzenlenerek, tahliye ilamının zamanaşımına uğradığı iddiasının ileri sürülebileceği makul ve belirli bir süre öngörülmelidir. Bu süre rejimi, Taslak md. 97/3’e ilişkin düzenlemeyle uyumlu olacak şekilde kurgulanmalıdır.

CİK Madde 158 (hacizde menfaat dengesi)

Değerlendirme:

Birinci fıkrada, haciz işlemini gerçekleştiren icra ve iflas dairesinin “borçlu, alacaklı ve üçüncü kişilerin menfaatlerini gözetmek ve dengelemekle yükümlü olduğu” düzenlenmiştir. Ancak icra ilişkisi, kural olarak alacaklı ve borçlu arasında kurulan bir takip ilişkisidir. “Üçüncü kişiler” ibaresi, bu ilişkinin tarafları dışında kalan kişi ve menfaatlerin geniş yorumlanmasına elverişli olup, icra dairesinin görev ve sorumluluk alanını belirsiz şekilde genişletebilecek, uygulamada yetki aşımı ve tereddütlere yol açabilecek niteliktedir.

İkinci fıkrada ise icra ve iflas dairesine, haczi talep edilen mal veya hakların haczinin gerekip gerekmediğini değerlendirerek haciz talebinin kabulüne veya reddine karar verme yetkisi tanınmaktadır. Bu düzenleme, icra hukukunun temel ilkelerinden olan talep bağlılığı ile bağdaşmamaktadır. Alacaklının takip hakkı kapsamında yaptığı haciz talebinin, icra dairesince esasa ilişkin bir değerlendirmeye tabi tutulması, icra dairesini talebi yerine getiren bir merci olmaktan çıkarıp takdir yetkisi kullanan bir karar organına dönüştürmektedir. Oysa mevcut ve yerleşik uygulamada, eski İİK md. 85/1 sistematiği, hem uygulama birliği hem de hukuki öngörülebilirlik bakımından daha istikrarlı bir yapı sunmaktadır.

Üçüncü fıkrada yer alan “158 inci maddenin ikinci fıkrası hükmü saklı kalmak üzere” şeklindeki atıf ise, ikinci fıkranın kaldırılmasının önerildiği bir sistematikte işlevsiz ve norm tekniği bakımından gereksiz hale gelmektedir. Bu tür iç atıflar, madde bütünlüğünü zedelemekte ve metnin okunabilirliğini azaltmaktadır.

Öneri:

  1. 158/1 fıkrasında yer alan “üçüncü kişiler” ibaresi çıkarılmalıdır.
  2. 158/2 fıkrası, icranın talep bağlılığı ve alacaklının takip hakkı ilkeleri gözetilerek kaldırılmalı; haciz rejimi bakımından eski İİK md. 85/1 sistematiği esas alınmalıdır.
  3. 158/3 fıkrasında yer alan “158/2 saklı kalmak üzere” ibaresi, norm tekniği ve sistematik bütünlük sağlamak amacıyla çıkarılmalıdır.

CİK Madde 161/1 (haczedilemeyenler – ek öneri)

Değerlendirme Sosyal ve manevi değeri yüksek sportif başarı unsurlarının haczi, kamu vicdanı ve kişilik hakkı bakımından sakınca doğurabilir.
Öneri:Sportif başarılara dair kupa, madalya, arma haczedilemez” hükmü eklenmelidir.

CİK Madde 161/1-H

Değerlendirme Maluller, yetimler, dullar, şehit yakınları, gaziler ve terör mağdurlarına yapılan ödemeler ile kolluk tazminatları bakımından kapsamın genişletilmesi gerekmektedir.
Öneri: (i) “Engelliler” ibaresi eklenmelidir.
(ii) “Silahlı Kuvvetler” ifadesi dar kalmaktadır; tüm kolluk kuvvetlerini kapsayacak şekilde revize edilmelidir.

CİK Madde 161/1 (nafaka)

Değerlendirme “İlama dayanan her türlü nafaka”nın tamamen haczedilmez sayılması, nafaka miktarının asgari ücretin çok üzerinde olduğu hallerde dengeyi bozabilir.
Öneri: Nafakanın asgari ücreti aşan kısmının haczedilebilir olduğuna ilişkin düzenleme eklenmelidir.

CİK Madde 162/1 (maaş haczi – A ve B bentleri)

Değerlendirme A ve B bentleri; asgari ücret seviyesinde gelirler için özel oranlar ve muvafakatle dahi haciz yasağı öngörerek, uygulamada haciz rejimini karmaşıklaştırabilir ve eski sistematikle uyumsuzluk doğurabilir.
Öneri: A ve B bentleri kaldırılarak, diğer bentler muhafaza edilmeli; A ve B yerine eski kanun maddesi esas alınarak yeniden düzenleme yapılmalıdır.

CİK Madde 162/1

Değerlendirme:

Taslakta maaş haczi için asgari ücret seviyesine göre özel oranlar ve kademeli bir yapı öngörülmüştür. Bu düzenleme, borçlu lehine geniş bir koruma sağlasa da alacaklının hakkına makul sürede kavuşması ilkesini zedelemektedir. Mevcut ekonomik koşullar ve yüksek enflasyon dikkate alındığında, tahsilat sürecinin bu şekilde parçalı ve uzun bir zamana yayılması mülkiyet hakkının özüne müdahale niteliğindedir.

Öneri:

Maaş haczinde icra sisteminin ekonomik ve işlevsel temellerini zayıflatmayacak, alacaklı ve borçlu arasındaki dengeyi koruyan mevcut İcra ve İflas Kanunu sistematiğine sadık kalınmalıdır.

CİK Madde 166

Değerlendirme 1. fıkranın korunması yerinde; ancak 2 ve 3. fıkralar, rüçhan hakkı ve teşvikli mallar yönünden karmaşık ve ihtilaf üretmeye elverişlidir.
Öneri: 1. fıkra korunarak, diğer fıkralar kaldırılmalı; daha sade ve uygulanabilir bir güncelleme yapılmalıdır.

CİK Madde 170

Değerlendirme:

İkinci fıkrada, sicile kayıtlı mal ve hakların haczinin elektronik ortamda yapılmasına ilişkin düzenleme yer almakta; ancak virgülden sonraki bölüm, cevap verilmemesi hâlinde doğabilecek sonuçlara kapı aralayacak şekilde muğlak ve geniş yoruma elverişli bir yapı arz etmektedir. Bu ifade tarzı, hem norm tekniği bakımından belirsizlik yaratmakta hem de uygulamada 89/1 haciz ihbarnamelerine ilişkin sonuçların bu maddeye kıyasen taşınmasına yol açabilecek nitelikte görülmektedir. Haczin kurulması gibi mülkiyet hakkına doğrudan etki eden bir işlemde, bu tür örtük ve dolaylı sonuçlara açık ifadelerden kaçınılması gerekmektedir.

Dördüncü fıkrada ise, haczin hangi anda yapılmış sayılacağı belirlenirken “sicile şerh” kavramı kullanılmakta; ancak bu kavramın terminolojik olarak açık ve yeknesak biçimde ifade edilmemesi, uygulamada tereddütlere yol açabilecek niteliktedir. Özellikle “şerh verilme” ile “şerh edilme” kavramları arasındaki kullanım farklılığı, haczin hüküm anının tespiti bakımından belirsizlik yaratmaktadır.

Öte yandan, yürürlükteki İcra ve İflas Kanunu’nda yer alan eski 6. fıkra, haczin hüküm anı ve sonuçları bakımından uygulamada yerleşmiş ve içtihatla netleşmiş bir sistematik sunmaktadır. Bu fıkranın taslak metinde yer almaması, mevcut uygulama dengesinin bozulmasına ve gereksiz yorum ihtilaflarına neden olabilecek niteliktedir.

Öneri:

  1. Taslak md. 170/2 fıkrasında, virgülden sonraki bölüm tamamen çıkarılmalıdır.
  2. Taslak md. 170/4 fıkrasında, terminolojik açıklık sağlanması amacıyla “sicile şerh edilme” ifadesine açıkça yer verilmelidir.
  3. Mevcut İcra ve İflas Kanunu’nda yer alan eski 6. fıkra, yerleşik uygulamanın korunması ve normatif sürekliliğin sağlanması amacıyla taslak kanuna aynen veya uyarlanarak alınmalı; bu doğrultuda 4. fıkranın kaldırılması veya yeniden yapılandırılması değerlendirilmelidir.

CİK Madde 172/2

Değerlendirme:

Taslak md. 172/2’nin ikinci cümlesinde yer alan “iki hafta içinde cevap vermeyen üçüncü kişi, ihbarnameye itiraz etmiş sayılır” hükmü, icra hukukunda yerleşik olan itiraz–susma dengesini tersine çevirmektedir. Mevcut sistematikte, üçüncü kişinin susması belirli hukuki sonuçlara bağlanmakla birlikte, susmanın itiraz olarak kabul edilmesi, normatif yapı bakımından istisnai ve sorunlu bir yaklaşımdır.

Bu düzenleme, üçüncü kişinin bilinçli veya fiilî nedenlerle süresi içinde cevap verememesi hâlinde, irade açıklaması bulunmaksızın itiraz etmiş sayılması sonucunu doğurmakta; uygulamada hem üçüncü kişiler hem de taraflar açısından hak kayıplarına ve ciddi karmaşaya yol açabilecek nitelik taşımaktadır. Ayrıca, itirazın açık bir irade beyanı gerektirdiği yönündeki temel usul ilkesiyle de bağdaşmamaktadır.

Öneri:

Taslak md. 172/2’nin ikinci cümlesi kaldırılmalı; haciz ihbarnamesine ilişkin itiraz ve susmanın sonuçlarını dengeleyen eski kanundaki 3. fıkra sistematiği korunmalıdır.

CİK Madde 204/2

Değerlendirme:

Taslakta, taşınır ve taşınmaz malların satışı için öngörülen sürelerin hak düşürücü nitelikte kurgulanması ve bu sürelerin geçmesi halinde takibin doğrudan düşmesi usulü benimsenmiştir. Ancak alacaklının kusuru olmaksızın, örneğin kıymet takdirine itiraz veya muhafaza işlemleri gibi yargısal süreçler nedeniyle satışın yapılamadığı hallerde takibin düşmesi, alacaklıya aşırı ve ölçüsüz bir külfet yüklemektedir. Bu durum, mülkiyet hakkının özünü zedeleyebilecek niteliktedir. Öneri: Satış isteme sürelerinin, alacaklının iradesi dışındaki hukuki engeller (yargılamanın devam etmesi, ihtiyati tedbir vb.) süresince duracağı açıkça düzenlenmelidir. Takibin düşmesi yaptırımı, yalnızca alacaklının ağır ihmali veya kasti hareketsizliği ile sınırlandırılmalıdır.

CİK Madde 206/4

Değerlendirme:

Hacizli malın satışının istenmemesi nedeniyle haczin düşmesi durumunda, aynı takipten yeniden haciz konulabilmesi imkânı getirilmişse de; bu durumun "yenileme harcı" ve "dosya masrafı" gibi ek maliyetlerle alacaklıya yüklenmesi, takip ekonomisine aykırıdır. Özellikle küçük ölçekli alacaklarda bu maliyetler, takibi anlamsız kılmaktadır. Öneri: Haczin düşmesi sonrası yapılacak yeniden haciz taleplerinde, alacaklıdan ek harç ve masraf alınmamasına yönelik muafiyetler getirilmelidir.

CİK Madde 443

Değerlendirme:

Taslak genelinde ilamların ve bu ilamlarda hükmedilen vekalet ücretlerinin kesinleşmeden takibe konu edilememesi yönünde bir eğilim görülmektedir. Türkiye'de istinaf ve temyiz süreçlerinin uzunluğu dikkate alındığında, kesinleşme şartının genişletilmesi adalete erişimi fiilen engellemekte ve avukatlık emeğini yok saymaktadır. Bu durum, savunma hakkının ekonomik temelini zayıflatan anayasal bir sorun teşkil etmektedir.

Öneri:

Para alacaklarına ilişkin ilamların icrası için kesinleşme şartı getiren veya bu süreci zorlaştıran tüm kısıtlamalar kaldırılmalıdır. Avukatlık vekalet ücreti, kararın eklentisi olup asıl alacakla aynı icra rejimine tabi olmaya devam etmelidir.

GENEL SİSTEMATİK ELEŞTİRİLER

Taslak Cebrî İcra Kanunu, mevcut icra–iflas sisteminde yaşanan uygulama sorunlarını gidermeyi ve yargısal süreçleri hızlandırmayı amaçladığını ifade etmekle birlikte, bütüncül olarak değerlendirildiğinde cebrî icra hukukunun yerleşik ilkelerini zedeleyen yapısal sorunlar barındırmaktadır.

Öncelikle, Taslak genelinde icra ve iflas dairelerine geniş, sınırları belirsiz ve ölçütleri kanunla yeterince çizilmemiş takdir yetkileri tanındığı görülmektedir. İcra hukuku, niteliği gereği talep bağlılığı esasına dayanan ve şekli hukuk karakteri ağır basan bir alandır. Bu çerçevede icra dairelerinin, alacaklının talebini esas alan ve kanunun öngördüğü işlemleri yerine getiren bir konumda bulunması gerekirken; Taslak ile icra dairelerinin yer yer yarı yargısal karar merciine dönüştürüldüğü anlaşılmaktadır. Bu durum, uygulamada keyfîliğe, dosyalar arasında farklı sonuçlara ve hukuk güvenliğinin zedelenmesine yol açabilecek niteliktedir.

Taslakta şikâyet müessesesinin işlevinin daraltıldığı, süre rejimi, dosya üzerinden inceleme, gerekçe isteme usulü ve vekâlet ücretine ilişkin düzenlemeler birlikte değerlendirildiğinde, şikâyetin etkin bir denetim yolu olmaktan uzaklaştırıldığı görülmektedir. Oysa şikâyet, icra hukukunda icra dairesi işlemlerine karşı başvurulabilecek en temel ve vazgeçilmez hukuki güvencedir. Bu güvencenin zayıflatılması, icra işlemlerinin denetimsiz kalması sonucunu doğurabilecek; bu da hak arama özgürlüğünü dolaylı biçimde sınırlayacaktır.

Taslakta, icra hukuk mahkemelerinin ihtisas rolünün zayıflatıldığı, birçok uyuşmazlığın genel mahkemelere yönlendirildiği veya idari düzeyde çözülmeye çalışıldığı görülmektedir. İcra hukuk mahkemeleri, takip hukukuna özgü uyuşmazlıkların hızlı ve teknik biçimde çözümlenmesi amacıyla kurulmuş ihtisas mahkemeleridir. Bu mahkemelerin görev alanının daraltılması, hem genel mahkemelerin iş yükünü artıracak hem de icra uyuşmazlıklarının çözüm süresini uzatacaktır.

Bununla birlikte, Taslakta ilamlı icra sisteminin etkisinin ciddi biçimde zayıflatıldığı; mahkeme kararlarının icra kabiliyetinin daraltıldığı ve kesinleşme şartının fiilen genişletildiği görülmektedir. Yargılamaların uzun sürdüğü mevcut sistemde, ilamların icra edilebilirliğinin bu ölçüde sınırlandırılması, alacaklının hakkına makul sürede kavuşmasını engellemekte; özellikle ekonomik koşullar ve yüksek enflasyon dikkate alındığında, mülkiyet hakkına ölçüsüz müdahale sonucunu doğurmaktadır.

Taslak ayrıca, vekâlet ücreti, harç ve gider rejimi ile UYAP üzerinden yapılan işlemlerin ücretlendirilmesi gibi düzenlemeler yoluyla avukatın icra sistemindeki rolünü sistematik biçimde zayıflatmaktadır. Avukatın icra sürecindeki etkinliğinin azaltılması, yalnızca mesleki bir sorun olmayıp; alacaklının hak arama imkânlarını daraltan, kayıt dışı ve hukuk dışı çözüm yollarını teşvik eden kamu düzenine ilişkin bir risk barındırmaktadır.

Son olarak, Taslakta yapılan köklü değişikliklere rağmen geçiş hükümlerinin yetersiz olduğu, devam eden takipler, mevcut sözleşmeler ve kesinleşmemiş ilamlar bakımından ciddi belirsizlikler doğabileceği görülmektedir. Bu durum, uygulamada hak kayıplarına ve ciddi uyum sorunlarına yol açabilecek niteliktedir.

SONUÇ

Taslak Cebrî İcra Kanunu, mevcut icra–iflas sisteminde yaşanan sorunları çözme iddiasıyla hazırlanmış olmakla birlikte, bütüncül olarak değerlendirildiğinde cebrî icra hukukunun temel ilkeleriyle bağdaşmayan, uygulamada yeni uyuşmazlık alanları ve içtihat karmaşası yaratma potansiyeli taşıyan düzenlemeler içermektedir.

Taslak; alacaklı–borçlu dengesini sağlamak yerine, çoğu maddede icra dairelerinin iş yükünü esas alan bir yaklaşımı benimsemekte; bu yönüyle hukuk devleti ilkesini ve adalete erişim hakkını zedeleyebilecek sonuçlar doğurmaktadır. Alacaklının hakkına makul sürede ve ölçülü maliyetle kavuşması ilkesi, cebrî icra hukukunun temelini oluşturmakta olup, bu ilkenin zayıflatılması ekonomik ve toplumsal düzeyde güven kaybına yol açacaktır.

İlamlı icranın etkisizleştirilmesi, şikâyet mekanizmasının daraltılması, icra hukuk mahkemelerinin rolünün zayıflatılması ve avukatlık emeğinin sistematik biçimde değersizleştirilmesi, Taslağın en temel yapısal sorunları olarak öne çıkmaktadır. Bu sorunların giderilmemesi hâlinde, Taslak Kanun’un yürürlüğe girmesi, mevcut sistemdeki aksaklıkları gidermek yerine daha derin ve kalıcı problemlere yol açacaktır.

Bu nedenlerle, Taslak Cebrî İcra Kanunu’nun; kanun tekniği, sistematik bütünlük, anayasal ilkeler ve uygulama gerçekleri gözetilerek kapsamlı biçimde yeniden ele alınması zorunludur. Yukarıda ve madde incelemeleri bölümünde yer verilen değerlendirmeler, bu yeniden değerlendirme sürecine katkı sunmak amacıyla hazırlanmış olup, Taslağın uygulanabilir, öngörülebilir ve adil bir icra sistemi oluşturacak şekilde revize edilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

 

TRABZON BAROSU BAŞKANLIĞI

 

Ruhsat Alanlar

Aramıza katılan meslektaşımıza başarılar dileriz.

Yaklaşan Etkinlikler

Katılabileceğiniz yaklaşan etkinliklerimiz

Aramızdan Ayrılanlar

Rahmetle anıyoruz

Avukat
Av. Ebru KARASAKAL

6.09.2025

Avukat
Av. Adnan KALAYCI

15.06.2025

Avukat
Av. Tahsin SAYIL

4.06.2025

Avukat
Av. Mehmet ALTUNTAŞ

14.01.2025

Avukat
Av. Mustafa KAYA

13.05.2024

Avukat
Av. Mustafa KURTULUŞ

10.05.2024

Avukat
Av. Mustafa Zeki KARAKULLUKÇU

26.02.2024

Avukat
Av. Kadir ORAL

5.12.2022

Avukat
Av. Yılmaz KARABEKİR

17.07.2022

Avukat
Av. Adil SEVER

28.05.2022